Amerikan yapımı aksiyon klasiklerinin karakteristik özelliklerini bilimkurgu ve fantezi türleriyle harmanlayıp, uzun zamandır sanat filmleriyle özdeşleştirilmiş Rus Sinemasının geleneksel imajını altüst eden Timur Bekmambetov, bu hafta karşımıza Hollywood yapımı “Wanted” ile çıkıyor. 2005 yılında gösterime giren “Gece Nöbeti” ile Hollywood’a pabucunu ters giydiren Kazak asıllı Rus yönetmen, Amerika’da çektiği bu ilk filmle seyirci karşısına çıkarken bizler de Bekmambetov sinemasına yakından bir göz atalım dedik.

Sizin de bildiğiniz gibi Timur Bekmambetov, sık sık “Matrix” üçlemesinin yönetmenleri Wachowski Kardeşler'le karşılaştırıldığı gibi Rus Sineması’nın Quentin Tarantino’su olarak da anılıyor. Görünen gerçekliği farklı boyutlara bölen hikayesi ve mitolojik açılımlarıyla “Matrix” üçlemesini andıran “Gece Nöbeti” serisinin görsel efektlerinin çoğunu Wachowski Kardeşler’e borçlu olduğu aşikar. Bekmambetov’un Quentin Tarantino ile olan göbek bağınınsa özellikle “Gece Nöbeti”nde ön plana çıkan dövüş sahnelerinde belirginleştiğini iddia edebiliriz. Diğer yandan, yönetmenin Rus sinemasının kalıplaşmış ikonografisini altüst eden ve Moskova sokaklarını fantastik karakterlerin oyun sahasına çeviren anlatımıyla Tarantino’nun yapı bozumu yücelten sinema anlayışına yakın durduğu da açıkça görülmekte.

Bununla birlikte karanlık şehir tasvirleri ve kimlik karmaşasına sürüklenmiş karakterleriyle Ridley Scott’ın efsanevi filmi “Blade Runner”dan da etkilendiğini hissettiren Bekmambetov, yer yer Joel Schumacher’in “The Lost Boys” filmine hakim olan punkvari havayı sahipleniyor. “Gece Nöbeti”nde “Buffy the Vampire Slayer” dizisinin yaratıcısı Joss Whedon’dan da ilham aldığı açıkça görülen yönetmen, “Gündüz Nöbeti”nde üzerindeki Joss Whedon etkisini daha da belirginleştiriyor. Serinin ikinci filminde karakterlerin hazırcevaplığını özellikle vurgulayan ve aksiyon sahnelerini karizmatik esprilerle süsleyen yönetmenin, filme Whedonesk bir hava katmaya çalıştığı hemen anlaşılıyor.

Diğer yandan, Bekmambetov’un filmlerine yerleştirdiği alaycı espri tarzını çok daha eski bir sinema geleneğinden ödünç aldığını öne sürmek de mümkün. Nitekim benzer bir espri anlayışının Mel Gibson ve Danny Glover’ın başrollerini paylaştıkları “Cehennem Silahı” gibi, zıt karakterli iki polisin dayanışma hikayesini anlatan klasik aksiyon filmlerinde de var olduğunu söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız, Timur Bekmambetov’un filmleri, İngilizcede ‘buddy film’ olarak nitelendirilen bu tür yapımlara fazlasıyla göz kırpmakta.


Özellikle “Gündüz Nöbeti”nde Anton ve iş arkadaşı Olga arasında yaşanan eğlenceli çekişme yönetmenin “Cehennem Silahı” gibi Hollywood’un aksiyon klasiklerine olan tutkusunu kanıtlamakta. Öte yandan, serinin başrolünde yer alan Anton’un çoğunlukla eski dönem Mel Gibson karakterlerini hatırlatan bir simaya sahip olduğunu söylemek de olası. Zira siyah camlı güneş gözlükleri, dudağından hiç düşürmediği sigarası ve cebinde gizlediği içki şişesiyle sivrilen Anton, “Cehennem Silahı”nın dengesiz Martin Riggs’i ile “Zor Ölüm”ün John McClane’i arasında kalmış karma bir karakter sanki.

Buna ilaveten, “Cehennem Silahı”nın yanı sıra “Mad Max” ve “Ransom” gibi geçmiş dönem Mel Gibson filmlerinde de vurgulanan dağılmış aile temasının Bekmambetov’un çalışmalarında da büyük bir önem taşıdığını belirtmekte fayda var. Nitekim her iki filminde de Anton’un çekirdek ailesinde yaşanan sorunları etkili yan öyküler haline getiren yönetmenin, “Gündüz Nöbeti”nde bu sorunların film dünyasını kökünden sarsan sonuçlar doğurabileceğini vurgulaması gözden kaçmıyor. Böylelikle aksiyon dünyasının temel klişelerinden biri olan ‘ailesini kaybetmiş yalnız erkek’ stereotipinin arkasında durduğunu da kanıtlayan Rus yönetmenin, Hollywood aksiyonlarından sadece görsel değil tematik açıdan da beslendiği daha da belirginleşiyor.

Tüm bu tematik benzerliklerin Bekmambetov filmlerinin görsel çehresine de karma bir karakter kazandırdığını söylemekte fayda var. Daha önce bahsettiğimiz gibi görsel efektlerinin sentetik tarzını Wachowski Kardeşler’in “Matrix” üçlemesine ve Tarantino’nun “Kill Bill” serisine borçlu olan Rus yönetmen, anlattığı hikayeleri bütünüyle parçalamaya yarayan hareketli kurgusunu ise Hollywood’un aksiyon klasiklerinden devralıyor. Bu noktada izleyenlerin filme yabancılaşmalarına neden olan ve olayların akışını takip etmelerini zorlaştıran hareketli kurgunun “Gece Nöbeti” ve “Gündüz Nöbeti”nin en büyük dezavantajı olduğunu belirtmek gerek.


Zira ağırlıklı olarak fantezi türünün hakim olduğu her iki filmde de, hikayenin geçtiği dünya, kurallarına pek aşina olmadığımız karmaşık bir mekan ve Bekmambetov’un öyküyü bölen, parçalayan ve yeniden birleştiren kompleks kurgusunun bizlere bu dünyayı tanımak, karakterlerine alışmak için fazla fırsat tanıdığı da söylenemez. Ancak Bekmambetov’un sinema anlayışı da çoğunlukla izleyenlere derinlikli bir hikaye anlatmaktan çok onları görsel efektler ve aksiyon dolu bir gidişatla büyüleme amacı güdüyor. Aslında böylelikle yer yer “Yüzüklerin Efendisi” serisini de andırdığı iddia edilen “Gece Nöbeti” ve “Gündüz Nöbeti”nin Peter Jackson’ın filmleriyle ideolojik anlamda ters düştüğü de ispatlanmış oluyor.
Bu noktaya kadar kişisel çıkarımlarımız üzerinden incelediğimiz Bekmambetov sineması, yönetmenin kendi sözlerine bakıldığında Fellini’den James Cameron’a oradan da Wachowski Kardeşler’e uzanan geniş bir yelpazeden besleniyor. Bugüne kadar izlediği her filmin çalışmalarında yer ettiğini belirten Bekmambetov, Rus Sinemasının geleneksel imajını altüst eden tarzına ilişkin sorularaysa filmleriyle Rusya’yı temsil etmek gibi bir derdi olmadığını ancak filmlerinin Rus kültürünün bir yansıması olduğunu açıklayarak yanıt veriyor. Bir yönetmenin ister Andrei Tarkovsky’den isterse bir Coca Cola reklamından esinlenebileceğini vurgulayan Bekmambetov, çalışmalarına yansıyan özgün dünyayı yaratabilmek için her şeyin kendisine ilham verebileceğini söylüyor. Böylelikle, farklı türleri ve değişik yönetmenlerden ödünç alınan apayrı sinema anlayışlarını bir potada kotarmasına rağmen nasıl hala daha kendine has bir tarza sahip olabildiğinin yanıtını da vermiş oluyor.