Elime geçen birçok oyun var. Özellikle TrGamer açıldıktan sonra ilgi duyayım veya duymayayım piyasada bulduğum çoğu oyunu alırım, ve bunların çoğunu da sonuna kadar oynayamam. Kopya oyun cenneti ülkemiz sağ olsun, şu anda alalı 3-4 hafta olmuş ve henüz kurmadığım oyunlar bile var. Evet, her oyunu oynamıyorum, hatta yüklemeye fırsatım bile olmuyor fakat kesinlikle sonuna kadar gitmeden başından kalkamadığım bazı oyun türleri ve oyunlar da yok değil. Özellikle FPS türü oyunları (ne kadar berbat olursa olsun) sonuna kadar oynarım, ama single player olunca malesef çabuk bitiyorlar. Diğer bir oyun türü olan RPG-Action'ların da ayrı bir yeri var. Yıllar önce Diablo ile ilk tanıştığımda günlerce başından kalkamamıştım. Ardından, Fallout serisi, Arcanum ve son olarak da Diablo 2.

Şimdi hemen eleştirmeyin, RPG-Action türünde başka oyunlar yok mu ki? diye. Dedim ya bu benim zevkim... Diablo serisini belirtmemin nedenini tam olarak bilemiyorum, fakat, sanırım oyunun kolay bir arayüz ile kolay oynanabilen bir RPG olması. Fallout serisi ile Arcanum'un içerdiği teknoloji ögesi ise bu oyunları sevmemin nedeni galiba.

Bildiğiniz gibi tamamen ilk filmin konusunu işleyen "Die Hard: Nakatomi Plaza" piyasaya çıktı. Tabi bir FPS fanı olarak almadan edemedim ve oyuna başladım. Sanırım ikinci level'dı, oyunun demo sürümünde verilen level'a geldim (bu oyunun incelemesini ve detayları yakında sitemizde bulabilirsiniz). Demodaki sözügeçen level beni biraz sıktığından başka neler var şeklinde bakınmaya başladım. Bu arada tanıtım amaçlı olarak gönderilen ve Microsoft'un Türkiye'de yeni satılmaya başlanan Dungeon Siege'i elime ulaştı. Doğal olarak kurdum ve başladım...

Neden kurdum? nasıl kurdum? ne zaman kurdum? Sanırım bir Cumartesi öğledensonraydı, ondan sonrasını hatırlamıyorum. Ama saate baktığımda sabah beş buçuk gibiydi sanırım. Yeterli uyku alındıktan sonra ve günlerden de Pazar olunca önümde Dungeon Siege oynayacak tüm bir gün vardı. Bunun mutluluğuyla başlayan Pazar günü de yine ertesi sabah beş buçuk'ta sona erdi... Bugün Cuma ve her fırsat bulduğumda oynamama karşın henüz oyunun sonuna gelebilmiş değilim. Ama geldikten sonra da bir kez daha başlamayı düşünüyorum. Çünkü oyundaki haritaların her yeni başlangıçta rastgele yarattığı söyleniyor (yazıyı yayınlamadan önce bu özelliğine bakmayı unutmam inşallah :)).

Daha ileriye gitmeden ufak bir duyuru yazsam iyi olacak. Lütfen, hazırladığımız inceleme yazılarının tamamen oynayan ve tanıtan kişinin kendi görüşlerini yansıttığını unutmayın. Yazıları o oyunun türüne en çok ilgi duyan kişiler yazıyor. Zaten ilgi duymasalar oyunu almazlardı sanırım. Ayrıca bizde sorunsuz çalışan bir oyun sizin sisteminizde problem çıkarabilir. Bizde okuduğunuz bir oyunu alır da beğenmeyecek olursanız veya sizde çalışmayacak olursa bunun için lütfen bizi suçlamayın...

Konuyu istemeden de olsa böldüm, ama gerekli bir duyuruydu. Kaldığımız yerden devam edelim. Dungeon Siege ile ilgili görüşlerimi yaklaşık 40 saatlik bir oynama süresinin ardından yazıyorum. Bu nedenle oyunda atladığım bir özellik olduğunu sanmıyorum. Ve yine bu nedenle Dungeon Siege'i rahatlıkla Diablo serisi ile karşılaştırabileceğimi düşünüyorum. Ama karşılaştırma yapmam gereken bir oyun daha var ki, Ultima Online, hiç ilgim yoktur. Bu yüzden sadece duyduğum bir özelliğine değineceğim.

Şimdi gelelim Dungeon Siege'in konusuna. Yer dünya ve yine karanlık bir çağ. Oyunun başında arka planda bir ses bir efsaneyi anlatıyor. İsim vermese bile efsanenin kahramanı başta yaratacağınız karakter. İlk başta kendinizi bir tarlayı sürerken buluyorsunuz. Komşu köyden ağır yaralı olarak gelen bir köylü saldırıya uğradıklarını, saldırıyı yapan kişileri vb. tarif ediyor. Size düşen de kasabaya gidip durumu anlamaya çalışmak. Ancak bir kasabaya gitmenin o kadar da kolay ve çabuk olmadığını ancak oynadıktan sonra anlıyorsunuz :)