Hatırlıyorum GTA ilk çıktığı zaman -basit bir tabir de olsa- yer yerinden oynamıştı. Aralık 1997'de bizi koltuklarımıza bağlayan, vahşet dolu insanoğlunun egosunu tatmin eden, başımızın belada olmadığı 1 dakika bile yoktu. O zamanın bilgisayar sistemlerine göre koskoca şehirlerde canımızın istediği şekilde dolaşıyorduk, millete dalıyorduk, polis dövüyorduk, araba çalıyorduk, kısacası dediğim gibi tam bir belaydık. Bunlar oyunun en önemli özelliği. Üstelik tepeden oynanışla değişik bir zevk katıyordu. Daha önce nerede görülmüş bu? Sadece yarışırdık ya da arabalarımızda silahlar olurdu ve diğer yarışanları uçururduk havaya. Sen istediğin arabayı çal, istediğini öldür, istediğin otobüsü havaya uçur, şehrin altını üstüne getir, istediğin görevi al ve parayı indir cebine... Bu nasıl bir genişliktir? Adamlar yapmış oyunu ve bizi içine atmışlar. Ne yaparsan yap diye.

Oyun ileri derecede (bu konuda birinci sırada "Postal" var derim) vahşet içeriyordu. Amaç da bu zaten. Kendimize şehirde bir saygı, bir ün elde ediyoruz. Biz pis işlerin adamıyız. Bunları yapmazsak bu saygıya nasıl kavuşuruz? Bir şekilde oyuna başlar ve bizim geçeceğimiz yollardan çok önce geçmiş insanlarla tanışır, bunlarla iş yapar ve parayı da "zulaya" atarız. İşimizi yaparken de tabi ufak tefek araç ve gereçlerimizi de yanımıza almayı ihmal etmezdik. Molotof kokteyli, uzi, el bombası... Bir şey değil, yetişkin oyuncakları. En basitinden adam öldürmeye, araba çalmaya, banka soymaya yardıma, transporter'dan uzaktan kumandalı arabayla hedefi yoketmeye kadar çeşitli görevlerimiz vardı. İşimizi zevkle yapıyorduk.

Oyun o kadar tutuldu ki GTA üzerine GTA geldi. Sıradaki: GTA London. İsminden de anlaşıldığı gibi Londra'dayız. Birinci oyundaki özelliklerin elbet hepsini kaplamakla birlikte değişik olarak şehir, yeni silahlar, yeni (eski) arabalar ve tabi ki yeni görevler bizi bekliyordu. Kafa uçurmaya, polis katletmeye son gaz devam edildi. İşimizi seviyorduk.

Ne oldu? GTA II geldi! Nasıl geldi? Pir mi geldi? Onu bunu bilmem ama ilkini hiç aratmayacak şekilde geldi. Bunun nedenlerinden biri de oyunun artık 3Dfx kartına destek vermesi sonucunda oluşan grafiklerin güzelliği ve akıcılığıydı. Tam NFS Underground tarzı bir hava vardı. Heryer renk renk, ışıl ışıl... Değişen arabalar, silahlar, görevler dışında artık bizden başka, olaylara el koyan çeteler de vardı. Yalnız değildik ve başımızın çaresine bakmamız gerekiyordu. İşte bu çete işi burada başladı ve bugünün GTA'sına kadar geldi. Rus mafyası... Yakuzalar... Onların saygılarını kazanmaya çalışıyorduk. Malum hepimiz fazlayız. Ama bunların düşmanınız olmasını istemezsiniz. Her ne kadar böyle düşünseniz de bazı görevlerde diğer çeteye girmemiz gerekiyordu. Normal olarak da onun bize saygınlığı düşerken diğerininki artıyordu. Ama her koşulda ayakta durmaya çalışıyorduk. Biz bu iş için doğmuşuz.

Oyunun ayrı bir zevki de multiplayer oynamanızdı. IP'leri yazarak bağlanır ve iki oyuncu da seçtiğiniz 3 şehirden birinin iki ayrı bölgesinde başlatılırdı. Adamımızın çevresindeki ok, her zamanki gibi yine görevimizi gösteriyordu. Görev: Yok Et. Sizin, düşmanınızı bir binanın tepesinde beklemesi ve geldiğini gördükten sonra aşağıya bir bomba yollamanız ve onun döne döne hava uçması, unutulmayacak bir zevkti. Ayrıca en çok hoşuma giden kısım da şehrin belli yerlerinde bulduğunuz "çete oluşturma" özelliğiydi. Bunu alarak o an etrafınızda bulunan yayalardan 4-5 tanesi sizin tarafınıza geçiyor ve arkadaşınızı ortadan kaldırmanıza yardımcı oluyorlardı (Dostum Mustafa Yiğittop ile bu özelliği yeterince denemişimdir :)) Tabi bizim de bu konuda denek olmadığımızı söylemiyorum eheh. Limuzini alırdık, içine doldururduk kankilerimizi ve delicesine birbirimizi aramaya başlardık. Kaçış sahneleri de çok komikti.