Sessiz ve sakin bir Fransız liman kentinde yaşayan iki genç o gün verecekleri kararın nelere sebep olabileceğini bilmiyorlardı. Onlar için hayat sıradandı, daha açık söylemek gerekirse monotondu. Onlardan yapılması istenen sadece ayak işleriydi ve onlarda yıllarca bunu yaptı. Koşturdular, hiç durmadılar. Çalıştıkları yerin bilgi akışı çok hızlı olmayı gerektiriyordu, onlarda buna ayak uydurdular. Her gün daha hızlandılar, her gün daha atletik bir yapıya geldiler. Bir gün aralarından biri koşusunun ortasında aniden durdu. Önce elindeki zarfa sonra göz yüzüne ardından da ufuk çizgisine doğru gözlerini hafif kısarak uzun uzun baktı. Bu karizmatik havayı anlayamayan öteki "hayırdır hacı" anlamında dürttü bunu. Kısa bir süre sessizlik olduktan sonra dudaklarından birçok şeyi değiştirecek şu sözler çıktı; "Ya abicim yıllardır koşturup duruyoruz, yapmadığımız şebeklik kalmadı. Niye yahu niye? Ne için yani? Ne sigortamız var, ne adam gibi paramızı veriyorlar. Salak mıyız olm biz? Şu halimize bak dünya da belki de kimsede olmayan vücutlara sahibiz. Bu dandik işte çalışarak mı harcayacağız olm bu vücutları? Madem yapabildiğimiz en iyi iş koşmak, hoplamak, zıplamak bunu kendimiz için yapalım aga. Benim böyle anarşist bir tarafım var sıkıldım birilerinin altında çalışmaktan. Ben çıkıyorum arkadaş hoplamaksa kendim hoplarım hadi eyvallah." Bu sözler diğer elemanı derinden etkiledi. Haklıydı, yapılması gereken tek bir şey vardı. Amaçsızca, sadece onlar istediği için koşmak koşmak koşmak. Ve işte o gün "le parkour" sporu doğdu. Yıllar sonra bu iki gencin hikayesinden etkilenip firmalar filmler çekmeye, oyunlar yazmaya başladı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi...





Tamam tamam yukarıda yazan şeylerin birçoğu yalan. Sadece bu sporun iki genç tarafından Fransa'da bulunduğu ve isminin "le parkour" olduğu kısımlar dışında. Açıkçası bu sporu bulan adamların hangi akla hizmet böyle bir şeyi yarattıklarının hikayesini bilmiyorum. Ama benim hikayem gayet güzel oldu kullanabilirler istiyorlarsa. Le parkour "Yamakasi" filminden de hatırlayabileceğimiz, gençlerin evlerin çatılarında, orada burada sürekli koştukları bir noktadan başka bir noktaya farklı şekillerde gidebilme sporu. Zihnen ve bedenen oldukça yorucu olan, müthiş bir kondisyon isteyen tehlikeli bir spor. Peki neden sabahtan beridir bu spor hakkında atıp tutuyorum? Konumuz olarak Mirror's Edge oyunun ana karakteri olan Faith kızımız bir parkour koşucusu da ondan. Oyun boyunca "yahu bu kız deli mi ne diye hoplayıp duruyor?" diye düşünemeyesiniz diyerek kısa (kısa?) bir açıklama geçtim. Ha hala mantıklı gelmiyor olabilir yaptıkları. Olsun onları da böyle kabul edeceğiz, soyutlamayacağız. Yazık...


Artık yavaştan oyuna giriş yapalım. Oyunda kontrol ettiğimiz Faith karakteri gizli mesajları baskıcı yönetimin gözünden sakınarak taşımakla yükümlü bir grubun elemanı. Yani neden sağa sola bu kadar koştuğumuzun, dağ tepe hopladığımızın nedeni bu. Herkes ve her şey yönetim tarafından kontrol altında tutulduğundan sıra dışı bir haberleşme kullanılıyor yaratılan dünyada. Sadece bir bölüm ilerledikten sonra ise gerçek hikaye ortaya çıkıyor. Kardeşinin üzerine yıkılan bir cinayet ve onun adını temizlemeye çalışan bir kız kardeş. Cinayetin arkasında çok daha derin ve komplike olaylar ise yaşanmaya devam ediyor elbette. Hikayenin orijinal olduğunu, hiç yapılmamış bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak oyunun amacı senaryoyu yaşatmaktan ziyade sunduğu eğlenceyi bir amaca bağlamak olduğundan çokta can sıkmıyor bu durum. Hatta olması gereken buymuş gibi geliyor.