Herhalde çok az oyun StarCraft II: Wings of Liberty (SC2) gibi uzun zamandır heyecanla beklenmiştir. Ne de olsa 11 yıldan bahsediyoruz. Az buz bir süre değil ve bu zaman zarfı içinde popülerliğini asla yitirmemiş ve hatta gün geçtikçe katlamış efsanevi bir strateji oyunu SC. Bunca zaman strateji türünde en yakın rakibi Command & Conquer birçok ardılını çıkarmışken tek başına ayakta durdu SC evreni. Grafikleri eskidi bahanelerinden yıpranmadan, oyuncular tarafından oynandı durdu. Öte yandan da ikincisini beklemeye başladık. Uzun bir bekleme oldu; çünkü finans gücü çok kuvvetli ve güçlü bir isim olan Blizzard, oyunu tamamen hazır olduğunu düşünene kadar piyasaya sunmayacak gibiydi.

Bu konuda da haklıydı; çünkü Blizzard’ın piyasaya sunduğu en son oyun 2004’te çıkan World of Warcraft idi. (WoW’un ek paketlerini tamamen bu ligin dışında tutuyorum; çünkü bunlar grafik açısından ilk oyuna ayak uydururken tek gördüğümüz farklılık Blizzard’ın müşteri hizmetlerini ve ara yüzü nasıl geliştirdiği oldu.) Yani altı yıl sonra Blizzard kendisini ne derece değiştirdiğini, geliştirdiğini çoğumuzun göz nuru SC’ın ikinci oyununda gösterecekti. SC2 tecrübesi sadece yeni bir oyun değil, firmanın gücünün göstergesi de olacaktı. Şunu hemen belirteyim ki bu bir strateji rehberi olmayacak. (Onu sonra, oyunda ustalaştıktan sonra yazmak istiyorum.) Oyunun hikayesinin nerelere vardığını da anlatmayacağım. Bunun yerine SC2’de ne gibi farklılıklar var ve ne derece başarılı olmuş, ona bakacağız.



Korkmayın! Hikaye hakkında bir şey söylemeyeceğim. Fakat herkesin de bildiği üzere Jim Raynor’ı yönetiyoruz. Oyunun hikayesi ile “campaign” halindeki uyum ciddi şekilde etkileyici. Çünkü SC2 artık bir bölüm oynadığınız, ardından belki kısa bir demo izleyip hemen ikinci göreve geçtiğiniz bir oyun olmaktan çıkmış. Oyuna resmen çok hafif şekilde RPG tozu serpilmiş. Bir bölüm bittikten sonra oturup haberleri izleyebilir, silah arkadaşlarınızla konuşabilir, bulunduğunuz mekana (Bar, geminizin komuta odası, araştırma bölümü...) görevlerde kazandığınız başarılarınız sayesinde eklenen eşyaları inceleyebiliyorsunuz; hatta öyle anlar geliyor ki oyun size seçim yapma hakkı sunuyor ve burada aldığınız kararlar hikayeyi derinden olmasa da alt dallarında ufak değişiklikler yaratacak şekilde değiştirebiliyor.

Campaign’de oluşturulan bu hava, oyuncunun oyunun hikayesine, dolayısıyla oyuna girip onun bir parçasıymış gibi hissetmesine neden oluyor. Jim’in Kerrigan’a olan hisleri, eski ve yeni karakterlerle çok zorlu zamanlarda yeniden karşılaşmak ve hatta bazılarını safınıza katmak gerçekten ilginç. Karakterlerin birbirleri hakkında görüşlerini size sunması, bazılarının birbirlerini sevmemeleri, güvenmemeleri ve bunları açıkça söylemeleri soğuk bıçağı her an sırtınızda hissetmenize ve “Acaba biri bana ihanet mi edecek?” diye düşünmenize neden oluyor. Her görevden sonra geminin içinde dolaşmaksa gayet zevkli... Gerçek zamanlı bir strateji oyununa çok ufak dozda RPG öğelerini çaktırmadan yedirmek çok başarılı olmuş. Blizzard, oyuncuyu hikayeye nasıl bağlayacağını iyi çözmüş.